jerry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jerry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2012 Perşembe

gerçek olan sonsuzluktur,ben bile gerçek değilim..

Aslında bahsedilecek güzel günler, düğünler, tatiller,paylaşımlar varken, yine canım sıkkın olduğunda aklıma geliyor buraya uğramak. Çoğu zaman da mutsuzken hiç yazmamak istiyorum. O mutsuzluk bir iz bırakmasın, geçip gitsin istiyorum. Aslında sanırım ben artık hayatımı da öyle yaşıyorum. Bunu yaptığıma da inanamıyorum bir yandan. Benim hiç alışık olmadığım bir duygu, bir kaçış..Ama işte değişiyoruz zamanla. Kimbilir kaç kere daha şaşacağız kendimize..

Mutluyken aklımdan geçmiyor, mutsuzken yazma isteğime engel oluyorum, dolayısıyla burası pek öksüz kalıyor..

Ben mutsuz olunca, ya da bir şeyi kafamı çok takınca, kendi kendime ondan kaçsam da rüyalarım bana izin vermez. Rüyalarım mağaradaki ışık gibidir. Ama ne ışık! Sabahları uyandığımda aydınlandığımı değil, karardığımı hissederim. Eskiden oturup saatlerce konuşacağım dostlarım olurdu. Artık yok. Yok olup gittikleri için de değil hepsi, ama artık eski sohbetler yok desem haksızlık mı ederim? Belki de eskiden de çoğuyla sohbet etmiyordum, bilmiyorum. Bir iki tane vardı ama.. Belki de benim hep eskide kalan şeylere özlem duygum beni yanıltıyor, bilemiyorum. Bugün  yok ama.. Ben artık daha çok kendisiyle vakit geçiren, kendi kendine konuşan, kendi kendine yaptıklarından zevk alan birine dönüştüm. Şikayetçi değilim, kızgın yada kırgın da değilim. Sadece böyleyim. Üzülüyorum tabi ama üzülüp değiştiremediğim şeyleri de mağaraya ittiğim için idare ediyorum.

Aşkta da, dostlukta da güçsüzüm ben. Artık çok güçsüzüm belki de. Onu da bilmiyorum. Sanırım ben artık hiçbir şey bilmiyorum. Oysa çok keskin cümleleri olan biriydim bir zamanlar.. Artık değilim..

Kopukluklar, küskünlükler,sonlar yaşandığında kafam çok karışıyor. Tıpkı bir evrimci gibi taa en başlarına dönüyorum ilişkilerin ve hepsi birbirine giriyor. Bana göre gerçek olan hiçbir şey bitmez. Gerçek bir aşk mesela. Biter mi? Gerçek bir dostluk biter mi, bitmez. Dostlukta, aşkta bitiyorsa artık ne aşktır bana göre ne de dostluk..Bir şeylerin bitip bitmediği de , öyle günler, aylar içinde anlaşılacak şey değildir elbette. Bir gün bir arkadaşıma "ancak yaşamımın sonlarında anlayacağım" dediğimde bana gülmüştü. Ama çoğu şeyi, doğruyu ve yanlışı hatta belki de kim olduğumuzu bile ancak sonlara doğru anlayacağımızı düşünürüm. Bugünun doğruları ile geçmişinkileri karşılaştırdığımda da, hiçte komik bir şey söyler gibi çıkmıyor sesim.

Alışkanlıklarına, etrafındaki insanlara, kullandığı eşyalara bile sımsıkı bağlı bir mizacım var. Hep kaybolmuş bir çocuk gibi olurum etrafımda bir şeyler değiştiğinde,kısa süreli bile olsa. Tatillerin bir yanı hep hüzündür benim için mesala. Yolculukları hiç sevmem. Ayrılık duygusu paramparça eder beni. Arkadaşlarımın hayatlarındaki değişikliklere bile zor adapte olurum, değiştirdikleri ev, ayrıldıkları sevgili bana hüzün verir. Bu kadar değişikliğe uzak olunca tabiyatıyla hayatıma çok fazla yeni insan girmez. Oysa yıllar içinde elimdekilerin bazıları da artık yoktur. Daha da küçülür dünyam. Olsun var olanların bildik sesleri,renkleri bana yeter,yetmekten öte benim istediğim budur. Ama bu küçük dünyada çıkan anlaşmazlıklar benim iç dünyam için deprem gibidir. Ben beresini yolda düşürüp günlerce buna üzülen ve yıllar sonra bile "acaba bereme ne oldu,çöplüklere mi gitti yoksa biri onu kullanıyor mudur" diye düşünüp içlenen biri olarak, anlaşmazlıklar çıkıp hayatımdaki insanlarla arama mesafeler girdiğinde, nasıl içlendiğimi hangi cümlelerle anlatsam arabeske kaçmam bilemem.  Herkes kendini haklı sayıp karşısındakine küser. Ben genelde küsmem. Küsmek benim pek alışık olduğum bir duygu değildir. Bunun sanırım gerçekte iki sebebi vardır. Birincisi hiçbir şeyi küsmeye değer bulmam, ikincisi barışmaları sevmem. İnsanın barışacağını düşündüğü birine neden küstüğünü anlamam. Anlaşmak yerine arkamı dönmem. Uzlaşmak yerine ayrıştıracak bir davranış biçimine girmemeye özen gösteririm. Tabi bu anlaşmazlığa düştüğüm insanlar için komik bir kendini anlatma biçimidir.Çünkü herkes kendisi için böyle düşünür, düşünmez mi? Ben böyle yaptığımı sanırım diyelim. Muhtemelen karşımdaki de kendisi için aynı şeyi düşünür. İşin kötü olan kısmı burası değildir. Ben böyle düşünürüm, o başka düşünür. İşin acı kısmı birbirimizi anlayamamış  ve kırmış olmamızdır. Yolların hangi sebeplerle ayrıldığının bence nihayetinde hiçbir önemi yoktur. Önemli olan aynı yolda kalacak kadar aynı yöne bakmamış olmamızdır. Böyle zamanlarda ben kendimi feda edilmiş hissederim. Bunun sebebi  bazen karşındakinin üstünlük duygusu,egoları, bencillği, mutsuzluğu,başka başka duyguları veya belki başka insanlardır. O an, o bana  huzur veren, mutluluk veren,her zaman olduğu gibi duran ilişkimiz bambaşka bir şeye dönüşür. Artık gözlerine bakamadığım  bir adam/kadın karşımda durur ve baştan aşağı tüm bedenimi kaplayan acıklı duygular canımı acıtır. -yine eski zamanların aksine-  Can acılarına dayanamam, canımı acıtmasın diye de kaçarım. Artık, kendimden bile kaçıyorum ki çoğu zaman, bu yüzden garipsemem.

15 Nisan 2012 Pazar

dermoid

Enfeksiyon, iltihap dediler, pek yayılmış, iyi tedavi uygulamamışlar dediler, hepsi külliyen yalanmış. Asıl kendileri pek yanlış bir tedavi uygulamış, boş yere  onca gereksiz ve ağır ilacı almama sebep olmuşlar. Meğersem kistmiş, dermoid kisti. Doğuştan oluşan, kendini diğerlerine oranla daha zor belli eden bir kist. Neyse ki, süper doktorumu buldum, teşhisi koydu, acilen ameliyatını yaptı, beni bu dertten kurtardı.

Doktorluk zor iş, on kere dünyaya gelsem, onunda  da doktor olamam. Ama her olan da layığıyla yapmıyor ne yazık ki..İnsan beşer,kuldur şaşar demeyin. Gerekli özeni gösterip şaşana lafım yok, ama bazıları bildiğiniz baştan savıyor. Kutsallık falan hep laf. Allah önce sağlık versin ama kaderimizde hastalık varsa doktorun iyisini, hemşirenin eli hafifini nasip etsin der, sağlıklı günler dilerim!

28 Mart 2012 Çarşamba

bahar..

Uzun zamandır geniş zamanlar bulamıyorum. 2012 yılı hastalıklarla başladı ve hala o şekilde devam ediyor. Çok mühim olmasa da sürekli bir hastalık modu, buna rağmen azalmayan bir iş yoğunluğu, en yakın arkadaşlardan birinin düğün telaşı ve içten içe yaşanan değişimler..

İnsanlar 30'lu yaşlarına gelince her şeyin çok başkalaştığını söylerler. Gerçekten öyleymiş. İnsanın kendisi başkalaşıyor. Hayata bakışı, istedikleri, istemedikleri. Aslında değişmekte değil. Bilmek sanırım bunun adı. Kendini biliyorsun, aileni, dostlarını, ne istediğini, ne istemediğini, neye sabır göstereceğini veya artık neye göstermeyeceğini. Eskiden seni çok ilgilendiren, üzen yada sinirlendiren durumlara tepkilerin farklılaşıyor, daha sakin hatta belki de daha umursız yaklaşabiliyorsun. Çok başka şeylere de - şu anda daha önemli olduğuna inandığın- çok daha fazla kafa yorabiliyor, hatta sorumluluk duyabiliyorsun. Belki olmak istediğimiz yerde, olmak istediğimiz hayatın içinde olamayabiliriz. Muhtemelen hepimizin hayallerinde başka bir dünya vardı.Ama hala değiştirebileceğimiz şeyler var ve hala hayal kurabiliriz. Hem hayallerimize ulaşmak eskisine göre çok daha kolay olacak.

Başka anlatacaklarım vardı, nasıl bunlar döküldü bilmiyorum. Aslında kendime dair bir şeyler anlatmakta çok manalı gelmiyor. Sosyal paylaşım siteleri anlamanı yitirdi. Çok faydalı olduğu alanlar var, yadısıyamam ama bir anlamı olmalı paylaşılanların. Çoğunluğun  kendini ve hayatını sergileyeceği bir sahne gibi kullanması hoşuma gitmiyor. Okuduklarımızın, öğrendiklerimizin, fikirlerin ve dinlemeye değer şeylerin paylaşılmasına bir diyeceğim yok tabiki..

Bu bahar geçireceğimiz en güzel bahar olsun, hakettik bunu bu yıl, çok üşüdük çünkü..

17 Haziran 2011 Cuma

yazdan merhaba

Uzun zamandır blouguma uğramayadım, oysa yazacaklarım oldu, kitaplar okundu, filmler seyredildi, şehirler görüldü ama kısmeti buraya damlamadı. Cuma gününün erken gelen haftasonu havası içinde bir kaçından bahsedeyim.

Ama önce  herkese iyi yazlar !

24 Nisan 2011 Pazar

umut

                                                                     http://www.fundatoprak.com/

21 Nisan 2011 Perşembe

Randevu

 Dün, şiddetle yağan yağmura rağmen, oğluşum için kalktık Şile yollarına döştük. Her ne kadar başlarda, her türlü senaryoyu aklına getirebilme potansiyeline sahip olduğum için biraz huzursuz olsam da, Şile'ye vardığımızda, bizi karşılayan Özgür Bey'in doğal hayatı ile huzur buldum.Önde ve arkada olmak üzere kocaman bir bahçeye sahip olan evsahibimiz ve eşi, yeşillikler içinde, ağaçların gölgesinde, 2 küçük çocukları ve her biri ayrı cins 8 köpekleri ile birlikte yaşıyorlar. Yaşadıkları yer gibi, kendileri de öylesine doğallar ki..Başka bir dünyada olduğumu hissettim. İstanbul'u kötülemek istemiyorum, İstanbul'un sevmediğim insanlarından bahsetmek istemiyorum ama onların kalbimde, beynimde ortaya çıkardıkları hüsranı ne yazık ki hissediyorum. İşte, sanki İstanbul'un pisliğinden uzaklaştım, orada kaldığım bir kaç saat. Çok keyifliydi.
Yaşamayı hayal ettiğim hayatı yaşıyorlardı ve ben kendimden daha çok emin oldum. Doğa ve hayvanlar, beni mutlu etmeye yetiyor.
Günün maksadı ne yazık ki gerçekleşmedi ve Çiko ile Prenses çiftleşemedi. Ama bizim için bahane oldu ve cumartesi günü tekrar gideceğiz. Bu kez oğluşumun mutlu sona ulaşmasını diliyorum. Bakalım..

24 Mart 2011 Perşembe

kalmak veya gitmek

(resim Marebeth Quin'e aittir)
Her şeyin çok başka olabileceğini bilirken, bu kadar eksik yaşamak canımı çok sıkıyor. Kendime itiraf etmekten korktuklarım yada dile getirmek canımı sıkıyor yada gerçeği daha çok gözüme sokuyor diye susmalarım, benimle yaşadığım hayatın, dostlarımın, neşemin, enerjimin ve yaşama isteğimin arasına giriyor. Her geçen gün biraz daha başkalaşırken ve kendimden uzaklaşırken, içine düştüğüm sinsi ama derin bunalımın farkına varıyorsam da, düşmemek için sadece rollere tutunuyor ama gerçek bir çare aramaktan kaçınıyorum. Belki de çaresiz olduğunu görüyor ve bunu kabul etmek istemiyorum.

Kendini tanıyan bir insan olarak, bir gün bu durumdan kurtulacağımı biliyorum. Mutsuzluğuma ancak ben izin verdiğim sürece devam edebilirim, bunu da biliyorum. Ama vazgeçmeyen tarafım sabırla bekliyor. Yitirerek değil, kazanarak devam etmeyi istiyor. Hayat, yanıbaşındaki insanları farketmeyen, onları gören ama bakmayan, duyan ama dinlemeyen, dokunan ama sevişmeyen insanlarla dolu biliyorum.Hayat, bir çırpıda sevgisini, dostluğunu harcayan insanlarla da dolu, onu da biliyorum. Hayalleri yarım kalmış, hayallerini unutmuş insanların dünyası bu dünya. Aşkı, heyecanı, özeni, şevkati her fırsatta ağza alan, ama aslında gönlünde yaşatmayan insanların dünyası.Onlardan biri olmak istemiyorum ben. Ne kalarak, ne vazgeçerek...

3 Şubat 2011 Perşembe

milyarlarca insan

Dünyada milyarlarca insanız. Her birimiz birbirinden farklı. Her birimiz için bir dünya, her birimizin kendi dünyası. Bizden başka diğerleri var. Bize yakın olan, uzak olan, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz,tanımadıklarımız, bilmediklerimiz. Bizden başka diğerleri. Her birimizin kusurları var. Hiç birimiz kusursuz değiliz. Yanlışlarımız, hatalarımız, pişmanlıklarımız..Her birimizin bir hikayesi var. Her birimizin hikayesi, kendimize göre diğerlerinkinden farklı.Bizim bildiklerimiz var, başkasının bilmediği,anlamadığı. Bizim geçmişimiz, yaşanmışlıklarımız hep başka. Doğrularımız doğru,anlaşılmasa da,  yanlışlarımız anlaşılır, affedilir.
Şu "an" şu dakika, dünyada milyarlarca "an" var. Kiminin içi yanıyor, kimi mutluluktan havalara uçuyor, bir evde ölü sessizliği, bir evde doğum sancısı, biri kavga ediyor, biri sevişiyor, biri susuyor, biri şarkı söylüyor, biri ölüyor, biri öldürüyor, biri arkasını dönüp gidiyor, biri kucaklaşıyor,biri ihanet ediyor, biri aldatılıyor, biri savaşıyor, biri barışıyor, biri mum ışığında oturuyor, birinin tüm ışıkları açık,biri genç, biri çocuk, biri yaşlı,  biri bütün dünyaya küsmüş, biri şu anda bütün dünyayı düşünüyor.
Milyarlarca insanız, her birimiz birbirinden habersiz. Biri yanımızda, biri adını bile bilmediğimiz bir yerde. Çok kalabalığız, çok yalnızız.Çok fazlayız, çok ayrıyız. Milyarlarca insan..

31 Ocak 2011 Pazartesi

bronşektazi molası

Günlerdir nefes almak için efor seyreden bedenim, yavaş yavaş iyileşmeye başladı. Kusurlar, kabahatler haneme bir de bronşektazi denen bronş genişlemesini eklemiş olmaktan son derece gururluyum. Yazık ki, bu hastalık biraz özen ve ilgi isteyen cinsten, tıpkı benim gibi. Vazgeçmek zorunda olduğum bir takım kötü alışkanlıklarımla birlikte soğuğa, rüzgara ve benzeri olumsuz hava şartlarına uzak durmam da fayda olacak. Aslında hasta hasta yatarken bol bol düşünüp, bol bol kararlar aldım. Çokca da film izledim ama sonraya kalsın.
Aslında sadece şunu söylemeye uğramıştım.
HAYATTA EN ÖNEMLİ ŞEY SAĞLIKLI OLMAK! Sağlıklı olduğu her gün insan çok mutlu olmalı! Sağlığınızın kıymetini bilin, saçma sapan şeylere takılıp kendinizi üzmeyin.
Sağlıkla..

4 Ocak 2011 Salı

30'lar..

Hayatımın geri kalan döneminde, her 3. Ocak'ta, istisnasız mutlu olduğumu biliyorum. Büyüme hevesinden ziyade, yıllar önce aynı gün dünyaya gelmiş olduğumu düşünmek, o bebeğin duygularını hissetmeye çalışmak, sonra yıllarla birlikte her sene biraz beni, sadece kendimi, değişimlerimi düşünmek, neleri başardığımı, neleri yaşadığımı ve kazandıklarımı hesaplamak beni mutlu etmiştir. Çok severim doğumgünlerini. Kimse de olmasa yanımda, yalnız da kutlasam özeldir, güzeldir benim için. Uyandığımda heyecanla uyanırım, İçimi mutluluk sarar. Hep böyledir. Hep böyleydi. Ta ki bu seneye kadar. Bu yıl kalktığımda içimde bir sıkıntıyla uyandım, tekrar uyumak, bütün günü yatakta geçirmek istedim. Her zamankinin aksine kazandıklarımı değil, kaybettiklerimi, başardıklarımı değil, başaramadıklarımı düşündüm. Korktum. Yitip gitmekten, kıymetsiz bir hayat bırakmaktan ardımda, yaşlanmaktan, çirkinleşmekten, aptallaşmaktan, unutkanlıktan ve kaybetmekten korktum. Akşama kadar kurtulamadım bu duygulardan..

Sonra akşama doğru, sevgilim elinde boyalar ve fırçalarla çıkageldi. İçimde bir cevher olduğuna inandığından değil, ama denemeye değeceğini düşündüğünden olmalı. Güzel resimler yapmak zorunda olmadığımdan, sadece kendimi eğlendirmek yeteceğinden olmalı. Sonra hatırladım. Hayatın  bir arayış olmadığını, ticaret gibi eksi ve artıların hesaplarını tutamayacağımızı, bugünün tüm geçmişten ve tüm yarınlardan daha kıymetli olduğunu,bir eşya gibi yıllarla eskimediğimizi, aksine yıllandığımızı ve tatlandığımızı hatırladım.

Yaş otuz.. bana biraz yolun yarısı gibi geliyor. Çok söylemiş, Dante, Cahit Sıtkı. Aklımda yenilikler var, kendime dair, hayatımna dair. Ama bu kez sıralamayacağım. Sıralamadım hiç bir kağıt üzerinde. Dolu dolu bir yıl olsun, hep beraber. Hoşgeldin ömrümün 30'ları. Size 20'lerden daha iyi bakacağım, söz..

30 Aralık 2010 Perşembe

2010 biterken

Koca bir yılı düşünüyorum. Nasıl geçti? Evlendim. Dolayısıyla 2010'un hayatımda bir damgası var artık. Dügün ve ev hazırlıkları çok fazla zaman aldı. Düşündüm de, geçen kış ve baharımız hep aynı meşgulüyetlerle geçmiş. Evlenmek, evlilik hazırlıkları, düğün telaşı bence eğlenceli işler. Sonra defalarca verilen bekarlığa veda partileri, gelin olmanın arkadaşlar arasındaki o eşşiz yeri, her birinin etrafınızda pervane oluşu, hımm.. Sevgiliyle yeni bir başlangıç, yeni ev hayatı, yeni yeni eşyalar.. Sonra birden bekar konumundan evli kadın sıfatına geçiş. Sizin için hiç farketmeyen bir çok kavramın, başkalarının gözündeki değişimi, bunlara alışma süreci, alışamama süreci, ya da asla kabullenmeme süreci. Nüfus cüzdanının 29 yıldan sonra bir imzayla karakter değiştirmesi..

Tüm bu telaşlar içinde, bazı şeylere çok fazla zaman ayıramadım. Örneğin fazlaca kitap okuyamadım, 2009 yılı ve 2010 yılı okumak açısından nedense çok fakir geçti. Bu yüzden yeni yılda bol bol kitap okumak istiyorum. Şimdiden okuyacaklarımı sıraya dizdim bile. Arkadaşlarımı da epey ihmal ettim. Hatta biraz haksızlık etmiş bile olabilirim. Benim için o kadar koşturdular, yoruldular ama ben sonrasında epey ihmal ettim onları. Ama biliyorum ki, gerçek arkadaşlıklarda böyle molalar sorun olmaz. 2010 beni biraz değiştirdi de. 2009'da Sevgili Cumhur'un gidişiyle başlayan farklılıklar 2010'da biraz daha belirginleşti. Bu değişikliklerden şikayetçi değilim. Belki biraz karamsar yanı da var ama farkındalıklarımın artığını düşünüyorum. 2011'in yılından çok büyük beklentilerim yok ama artık hayatımda erlemelere yer olmaması gerektiğini kuvvetle farkındayım, ne de olsa artık ömrümün ortalarındayım. (ben artık genç değil miyim? - çok acıklı) Miskinliğimden kurtulabilirsem her şey daha güzel olabilir. Yeni yıl yeniden umut diyelim o zaman. 2010, 2009'dan daha iyi bir yıldı hiç şüphesiz, 2011 daha da güzel olur inşallah.

21 Aralık 2010 Salı

hababam..

şimdi evde olmak, sıcak sıcak çayımı içerken, battaniyenin altından hababam izlemek istedim. basit bir istek ama vallahi de billahi de pek iyi gelirdi.

10 Aralık 2010 Cuma

calimero der ki;

Ah Calimero vah Calimero.Aklımdan geçip söyleyemediğim ve muhtemelen çoğunu asla söyleyemeyeceğim, beni üzen, sinir eden, bencillik eden, kendini bir şey sanan,konuşmayan, yada hiç susmayan,  laf sokan, hava yapan, içimi darlayan,  gerektiğinde koşmayıp, gerektiğinde de yalnız bırakmayan, bir rahat vermeyen, hep bana hep bana diyen tüm dost,eş, akraba, yakın insan ve yoldaki yabancılara.. "Ama bu haksızlık öyle değil mi?" diyorum.

11 Kasım 2010 Perşembe

ev tatili

Yaşasın bugün eve gidiyorum.
Bol bol tadını çıkarıp huzurun , çokca huzur toplamaya gidiyorum.
Herkesçiklere iyi bayramlar!

7 Kasım 2010 Pazar

hayali

bana umut verdiğin için seni çok seveceğim..
beni sevdiğin için ,
her gece yatmadan önce
en son seni öpeceğim.

her gözümü kapattığımda,
her içimi çektiğimde
yada her arkamı döndüğümde gerçeğe
kaçıp sana geleceğim.

kimse bilmeyecek..sen bileceksin.

1 Kasım 2010 Pazartesi

pzt

Yeni bir hafta başladı.
Aklımda balonlar şişirip havaya bırakıyorum. Gerçekte bütün balonlarım patlıyor.
Dün kitap fuarındaydık, güzel güzel kitaplar aldım, mümkün olsa daha da çok alırdım. Sevgili amonka'ya çok teşekkürler yeniden.
Hava hafif serin, biraz güneşli. İçim çok hüzünlü ve çok sıkıldım aslında bu hüzünden.
Uzaklardan güzel bir mail aldım ama, içim ısındı biraz.
Biraz hayal, biraz uyku.Kurulu başka alem oyunundayım..

16 Ekim 2010 Cumartesi

domatesli ekmek

Çok sevgili blog takipçilerim(hah siz yoktunuz değil mi) bu sabah kahvaltıda domatesli ekmek yaptım ve ilk kez sizinle bir tarif paylaşayım dedim. haha .. vasat hayatımdan ancak bunu yazmaya layık buldum. (ne mutlu size)

öncelikle bir kapta 1 yumurta, bir kase kadar beyaz peynir,bir tutam maydonoz, biraz pul biber, küp küp doğranmış domates ve yeşil biber veya kırmızı biberi az biraz tuz ve zeytinyağı ile karıştırın, bulamaç haline getirin. sonra ince ince kestiğiniz  ekmek dilimlerin üzerine sürün ve maksimum derecede 20 dakika fırında pişirin. sonra afiyetle eğer ki var ise sevdiklerinizle güzel sohbetler eşliğinde yiyin. (bunun tarifi yok )

günün sözü eklemek istedim. dur düşüneyim..hmm. düşündüm düşündüm.  kuru ekmekte olsa yediğin, sevdiğin ile  bal kaymaktır yediğin..hahah.. beceremedim. ama bence anlaşıldı.

20 Eylül 2010 Pazartesi

jerry'den k.k'a..

Sen benim kim olduğumu bilyor musun? Sana diyorum! Öyle ezip geçemezsin beni. Altına alıp, zıplayamazsın üstümde. Ben onca acıyı sen beni yeniden unufak et diye çekmedim! Boşuna direnmedim karabasanlarına kötülüğün. İşim var benim, acelem var. Yetişmem gereken güzel günlerim var. Küçük bir çocuk gibi, burnumu kapatıp ağzımı açarak, salamazsın zehirini içime. Boşuna uğraşma. Küçük korkak kız değil senin karşındakini. Sen benim aklımla başedemezsin. Sen benim hayallerimi bitiremezsin. Kafamı kurculayabilirsin, kırıntılarını serpiştirip beynime karıncalarını çağrıbalirsin ama erişemezsin meyve ağaçlarıyla dolu bahçeme. Bulamazsın göl kenarındaki evimi. Bana sımsıkı sarılan sevdiğimi ayıramazsın bedenimden. Göremezsin, bulamazsın beni. Ben istediğim zaman kaybolurum. Ben istediğim zaman gülümserim. Senin gerçeklerin beni yalancı çıkarmaz, uğraşma boşuna.

Sen benim kim olduğumu biliyor musun kara kadın? Ben senden önce de vardım. Seninle daha çok varım. Hadi al karalarını da git.

5 Ağustos 2010 Perşembe

can sıkıntısı, can sıkıntısı!sıksam canın çıkar mı?


İnsanın neden canı sıkılır? Can sıkıntısı nasıl bir hastalıktır ki, ne kaynağı bellidir ne de ilacı. Canım film izlemek istemiyor, kitabımı elime alamıyorum. Gezmek tozmak  desen, kimsenin canı çekmiyor, zira İstanbul kavruluyor. Arkadaşlar muhabbate uğrasa kitleniyorum, onlar yokken ağzımı bıçak açmıyor. Her şey dahil Avrupa Seyahati hediye etseler, yüzümde tebessüm oluşmaz. Öylesine isteksizim, öylesine sıkkınım.

Hiçbir şeyden çekmedim can sıkıntısından çektiğim kadar. Çaresini bilen var mı? İnsan canı sıkılınca nasıl bir strateji izlemeli? Aslında yeterince ciddiye almadığımız bu hastalığın, ömürümüzün kaç gününü ziyan ettiğini bir düşünün. Birlik olmak lazım. Kendimi gözlemlemeye karar verdim. Can sıkıntıma ne kadar yeniğim?

24 Haziran 2010 Perşembe

kırmızı kadın

Alıp başını kaçmak ve kırmızı kadın olmak istiyordu.  Alıp başını tek başıma yollara düşmek. Arkasına  bakmadan, pişman olmadan, üzülmeden..
Ona  bakmadığı belliydi ve  çokta kolay kaçabilirdi aslında. "Kaçsam farkeder misin diye soracağım" diye geçirdi içinden. Ama çoktandır gittiğini anlamamıştı o. Yatağına uzanıp, hayal kurmaya çabaladı. Rahatlatacak bir kaç anı hatırlamaya çalıştı. Bedeni gibi zihni de hapsolmuştu. Kendisi gibi değildi, kendisi gibi hiç değildi. Kapadı gözlerini.
Kaçıp gitti.


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails