kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2011 Cuma

Saatleri Ayarlama Enstitüsü


Ahmet Hamdi Tanpınar’ın imalarla, dokundurmalarla, aileye, insana, devlete, bürokrasiye, modernleşmeye, kurumlara  çok kuvvetli eleştirilerinin bulunduğu kitap, muhakkak iki yazıldığı dönem kadar hem bugüne hem de gelecek zamanlara aitliğini korur. İyi ile kötü, açlık ile para, yeni ile eski, doğru ile menfaatleri arasında kalmış Hayri İrdal anlatır Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün oluşumunu. Bugünün dünyasında bir gün alkışlanacak, omuzlarda taşınacak, ertesi gün yüzüne tükürülecek, sahtekarlıkla suçlanacak sonra ansızın yine göklere çıkarabilecek yani çıkarlar dünyasına göre altın madalya verilecek veya adı ezberden silinecek kişisi Halit  Ayarcı ile karikatürize edilmiştir. Halit Ayarcı, sadece kendisinin temsil ettiği insan grubunu değil aynı zamanda Hayri İrdal’ın, Hayri İrdal gibi insanların aynası olur. Hem ayağını kirli suya sokmak istemeyen hem de dereyi geçmek isteyenlerin, acınası korkaklıklarını ve ikiyüzlülüklerini gösterir.  Hayri İrdal’ın ilk eşi Emine, oğlu Ahmet ve Nuri Efendi dışında neredeyse tüm karakterler yanlış insan kalıbındadır ve bu yanıyla da bugün için yazılmış hissi uyandırır. Zira yazar bugünü görseydi “az bile yazmışım” derdi bence.
Zeki bir kurguya sahip roman, özellikle Halit Ayarcı’yla tanıştıktan sonra daha akıcı ve komiktir. Bazı kısımlar vardır ki, insan yavaş yavaş okur, geçsin bitsin istemez. Dili insana mutluluk verir. “Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız” diye bir cümlenin geçtiği bir kitaptan, daha başka ne beklenebilir..
Saatleri Ayarlama Enstitüsü yergi kitabıdır diyebilirim. Okunur,  tavsiye edilir. Bu zamana kadar okumamış olmam benim ayıbımdır.
"sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan,yahut masasının üstünde gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber olup bittisiyle yaşayan saat ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamağa ve düşünmeye alışır.."
"hayat benim icin iki eli cebinde uydurulan bir masaldı”
"insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz."

"insanoğlu insanoğlunun cehennemidir. bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz”

10 Kasım 2011 Perşembe

Tutunamayanlar

Bazı kitaplar vardır, zamanını bekler rafta. Tutunamayanlar da onlar da biriydi benim için ve nihayet zamanı geldi ve okudum. Tekrar okuyacağımı biliyorum. Belki ikinci seferden sonra daha çok yazılacak şey bulabilirim de.. Muhtememelen öyle olur.

"Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim: İnsanı anlatmayı düşündüm." der Oğuz Atay. Tutanmayanların sembolü Selim Işık, intihar ettiğinde, arkadaşı Turgut Özben, bu ölümün nedenini, Selim'i anlamaya çalışır.Bu iki karakter üzerinden insanı, roman, şarkı,şiir, günlük, mektup,ansiklopedi gibi farklı türleri kullanarak anlatır Oğuz Atay.Kitabın içinde yazım dili ve türü olmak üzere konular bakımından da o kadar çok çeşit vardır ve hepsinin bağlantısı öyle baştan savma, karmaşık  durmasına rağmen öyle yerindedir ki, şaşırtır.

Burjuva düzenine, yaşam tarzına ayak uyduramayan, aitlik duygusunu kaybeden ve yaşadıkları topluma yabancılaşan tutunamayanların başında gelen Selim, kendisini kitapların dünyasıyla avutmaya uğraşır. Yaşadığı gelgitler, kafasından geçenler, korkuları, sevinçleri ile Selim, Selimlik gerçekten tutunamadığını hissettirir. Çocukluk, okul ile ev, aile ile öğretmen  arasındaki tutarsızlıklar, bürokrasi, devlet dairelenin tembelliği, memurların işbilirlikleri, insanların yapaylıkları, kurmaca düzen ve daha bir çoklarından bahsedilir. Ama asıl olan Turgut'un Selim'in gidişini anlamaya çalırken arkasından kaybolması ve onun da tutanamayanlar arasına katılmasıdır. Çoğunluğu iç konuşmalarla geçen romanda bir süre Süleyman Kargı, Günseli, Esat, Metin eşlik eder Turgut'un yolculuğuna. Turgut git gide Selim'in sorguladığı tüm düşüncelerin içinde erimeye başlar. Uzaklaştığı insanların yerine, Selim'in yokluğunda Olric'i yaratır ve öteki Turgut  Olric tutunmak istediği dal olur belki, belki olmaz.

"bu yol nereye çıkar olric?
hiçbir yere efendimiz...
hiçbir yer neresidir olric?
doğru yerdir efendimiz...
gidelim mi?
vardık efendimiz..."

''ne olurdu sen insan olsaydın olric ya da selim ölmeseydi.''

"...mahkemede, suclu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri sucları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi duşunmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor goren, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kotuleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar ceken, kucumseyen, caresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gosteren, yanlışı doğru gosteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek icin her davranışı meşru sayan onlar, yani bizim kucuk kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde ust uste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin butun bileği kuvvetli ve ici boş kucuk kabadayıları ve onların buyuk ortakları, yani esasında sayıca ustun olanlar, yani her zavallıdan daima bir rutbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz huviyetleriyle daima vuran ve kacınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani cırağını, birşeyler oğretmesine karşılık her zaman doven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şoforler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran muşteriler ve kaba muşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gosteren gorevliler ve yetkilerini kotuye kullanan gorevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına carpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgicler, yani oğrenmek isteyen herkese eziyet eden oğreticiler ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gulen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız cıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her duşunceden insanlar arasında daima on safa gecerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar orenler ve boylelerine her zaman haklı cıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup cıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine duşman edenler ve onlara koru korune uyan kalabalıklar ve gerceği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dunyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gozsuz akılsız kalpsiz ve kansız gercek sakatlar yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar."

Daha çok yazmam lazım ki eksik kalmasın? Ama zaten mümkün değil.

"sen söyle selim, sen söyleyince başka türlü olur."

Süs olsun diye elinde kitap taşıyanlardan değilseniz okuyun..

1 Kasım 2011 Salı

AZİL

Hakan Günday okuruna, onun kitaplarını anlatmaya lüzum yoktur, daha doğrusu siz ne yazsanız okuru tatmin etmez. Okumayanla Hakan Günday kitapları konuşulmaz, önce sen o dünyaya bir adım at değil mi? Hakan Günday en sevdiğim kitapların yazarı değil. Ama her kitabını "bu kitap beni sarsacak" diye okumaya başladığımı ve genelleme yapacak olursam, ilke 100'lerde bu düşüncemi koruduğumu söyleyebilirim. Dili, ne anlattığından ziyade beni her zaman son derece tatmin ediyor doyuma ulaştırıyor. Sıradışı ve sarsıcı hikayeleri ile şaşırtmaya devam ediyor. Akli başka türlü işleyen ve kaleminden öfke ve asilik akan yazar, Azil'le de yine aynı tadı bırakıp gidiyor..



“Düşünce şeytandan, davranış tanrıdandır. hangi düşüncenin davranışa dönüşeceğine karar verense insandır.”
“Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim. Ve eğer ben söylemediysem her şey söylenmemiştir. Çünkü kimse benim gibi söyleyemez. Çünkü ben tekim. Çünkü daha önce söylenmiş olanları benim gibi söyleyebilecek kimse yok.”
“Hatay’a 20 km uzaklıkta yaşayan Suriyeli ne kadar Türk ise insan da o kadar iyiydi.”
“İyilik, bütün iletişim araçlarında reklamı yapılan, ancak özel sektöre ait hiçbir stokta bulunmadığı için satılamayan bir üründü. O kadar.”
“Sahip olduğun her bilgi, içinde çürüdüğün bir hücredir.”
“Asil yaşayan bir delidir. Anımsamadığı için geçmişi, umursamadığı için geleceği yoktur.”
“Çelişki seni öldürür. Çelişki işkencedir. Çelişki buz tutmuş bir göldür. Çelişki, buz tutmuş gölün çatladığı andır. Çelişki, göldeki çatlağa saplanıp donmaya başlamandır. Çelişki, yardım istemek için açtığın ağzına dolan sudur.”
 

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Aramızdaki En Kısa Mesafe



Barış Bıçakçı'nın kitapları denince, ben bir garip oluyorum. Üzerine hem uzun uzun konuşmak istiyorum, hem de sesimi çıkaramıyorumOnun kadar yalın  bir anlatıma sahip olan yazar var mıdır?  Abartısız, sade hikayeler. O hikayelerden teninize dokunan bir el, kulağınıza çalınan bir melodi..Yıllardır tanıdığınız bir dost, bir duygu.  
Bu kitabını da okuyun, diğerlerini de. Benim gibi hepsi bir anda tükenmesin diye ara ara okuyun, tekrar tekrar okuyun. Benim gibi hissederseniz, bir bir yerlerde karşılaşmak isterim.

AZ

Cümlelerini tekrar tekrar okutan, süper başlangıçlarını bana göre biraz hayalkırıklığı ile sonlandıran ama her kitabını merakla bekleten Hakan Günday, an itibariyle son kitabı Az'da, biri kız, diğeri erkek iki çocuğun (gencin-yetişkinin) hayat hikayesini anlatıyor.İlk hikayenin başrol karakteri Derda'dan size bahsetmeyeceğim. Çünkü beni en vuran kısmı, Hakan Günday'dan böyle bir karakter beklemeyişimdi. Beni ağlattı. Muhtemelen daha evvelde yazdım, ne kitap okurken ne de film izlerken pek huyum değildir ağlamak.Bilmedğimiz bir hikayesi yok Derda'nın ama anlatımı çok gerçekçi. Tüm yaşadıklarından sonra Derda, tertemiz, masum bir kadın oluvermiyor. Belki abartılı gelecek size yaşadıkları ama küçük bir kızın hayatının ırzına geçildikten sonra neler hissettiğini, normal bir hayat süren insanlar anlayabilir mi? Anlayamaz.Anlamalarını da beklemem. Derda, bir isyan hikayesi. İntikam hikayesi. Umutsuzluk ve çaresizlik hikayesi. İkinci bölümde karşımıza erkek çocuğu Derda çıkıyor. Babası hapiste, anası hasta, mezarlıklarda ziyaretçilerin yakınlarının mezarlarına su dökerek ekmek parasını çıkartmaya çalışıyor. Her zaman aç, yorgun ve yalnız. Anasını kaybediyor, hırsızlık yapıyor, hamallık yapıyor, okumayı öğreniyor. Ama bunların hiçbiri sıradan şekilde gelişmiyor. Tutanacak hiçbir şeyi olmayan Derda, Oğuz Atay'a tutunuyor. Gerçekten de öyle oluyor. Birden şaşırıyorsun ama garipsemiyorsun. Hangi Derda daha bahtsız bilemiyorsun.
Sonundan bahsetmeyeceğim elbette. Ama başladığım gibi bitiremedğim bir Hakan Günday kitabı oldu, her zamanki gibi. Ama bir solukta bitti, o ayrı. Hakan Günday için yapılan eleştirilere katılmıyorum,  yazarı anlaşılmaz  şekilde eleştirenler var.Yazarları kitaplarından bilirim, sevdiğim bir yazarı okumaktan beni alıkoyacak en küçük bir haberle karşılaşmaktan korkarım. Zira insanoğlunun en iyi yaptığı şey eleştirmek,yargılamak ve kimlikler yakıştırmaktır. Oysa bir gerçek vardır ki, biz gideriz, yazarlar ölür. Geriye kalacak olan sadece kitaplardır. Hakan Günday için söylenecek tek bir söz vardır. her kitabı okunur, okumaya değerdir.

----ayrıca Az sonrası, uzun zamandır (yıllardır) zamanının gelmesini beklediğim Tutunamayanlar'a başladım.-

Karanlığın Sol Eli

Kış adlı gezegende insanlar çift cinsiyetlidir, yılın bazı dönemlerinde erkek, geri kalanında kadın olurlar. Çok tabidir ki, bu gezegende cinsiyete dayalı hiçbir ayrım yoktur. Ancak kitabın bütünlüğü içinde bakacak olursak, bu derinde kalmış önemli bir ayrıntıdır. Kitap kapağında konusu bu şekilde anlatılsa da. Bir kişi hem anne hem de baba olabilir.Ama asıl daha farklı olan aile,sevgililik gibi kavramlar bizim bildiğimiz süreklilik ve bağlılık kavramlarına tutunmaz. Kuvevtli ideolojiler yoktur, kimse kimseden üstün değildir, devlet çok kuvvetli değildir. Ayrılıklar olsa da, kavgalar veye savaşlar yaşanmaz.
Bir gün Kış'a, gezegenler birliği Ekumen'den erkek bir elçi gelir. Amacı bu gezegeni de birliklerine katmaktır. Tabi bu  o kadar koly olmayacaktır. Uzun yıllar orada kalması gereken elçinin yaşadığı değişim anlatılır bir yandan.
Bilim-kurgu alanında pek okumadım,çocukluk yıllarımı saymazsam. Bu yazarın okuduğum 2.kitabı. İlk kitabı Mülksüzler de, başka bir dünyayı anlatan ve anlatırken, hem iyiyi hem kötüyü gösteren yazar, aynı şeyi bu kitabında da yapmış. Fantastik dünyasını, olağanüstü değil olağan dışı olarak kurgulamış. Dili oldukça sade belki biraz da fazla kuru, anlatımda iniş ve çıkışlar eksik gibi. Olağanüstü bir konuyla başladığı kitapta, ihanet,dostluk, güven,şüphe, politika ve klasik yaşama pek çok göndermeler var. Ama ben kitabı ilk elime aldığımda, tekrar tekrar okumak isteyeceğim bir kitap bekliyordum,umduğum kadarını bulamadım.

Yazarın tekrar aynı soruyu sorup yeni bir dünya yaratmasını bekliyorum. " Ya cinsiyet diye bir kavram olmasaydı?" Sizce?

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Beyaz Şah


http://amonka.tumblr.com/post/6115429606/beyaz-sah  Sevgili Amonka'nın tavsiyesi  ile okudum yine Beyaz Şah'ı. Onun satırlarına ek yapma gereği duymuyorum her zamanki gibi. Aslında hüzün dolu olmasına rağmen, gülümseten bir kitap.Tavsiye ederim.

30 Haziran 2011 Perşembe

Flush

İngiliz şairleri Elizabeth Barrett ile Robert Browning'in mektuplaşmaları, aşkları ve kaçışlarını, köpekleri Flush'ı dilinden anlatan mini roman. Umduğun kadarını bulamadım ama kötü de diyemem. Flush'ı gerektirdiği kadar dillendiremedğini ve ifade edemediğini düşünüyorum. Bir köpeğin baş kahraman olduğu hissi her satırda kendini hissettirmiyordu bence. Öyle olsaydı, benim favori kitaplarımdan biri olabirdi.Flush'un çayır hayatından evde başlayan prensliği (tutsaklığı da diyebiliriz) , zamanla gösterdiği değişim, sonra kendinin üstün bir ırk olduğuna inanışı, kaçırılışı,tüylerini kaybedişi ile soyluluğunu kaybettiğine inanması, bebeği kıskanması.Aslında süregelen hikayesi ile yaklaşımı ile başarılı ama duygusal olarak okuduğumdan mıdır nedir bilemedim, bana duygularını geçirememiş bir kitap olarak raftaki sırasına geri döndü.

Dublörün Dİlamması

Son zamanlarda okuduğum en eğlenceli kitap Dublörün Dilamması. Albino olan Nuh Tufan ile arkadaşı İbrahim Kurban'ın cin fikirleri ile içine girdikleri Ferruh Ferman'ın hayatı..İsimler bile şahane değil mi?

Murat Menteş'i ilk kez okudum ve anlatımını bayıldım. Her cümlesi külçe altın . Ama insanı yoran bir ağırlıkla değil, çekici ve tatlı. Tekrar tekrar okutan, gülümseten. Hiç bir yerinde abartıya kaçılmamış, sıradışı, muzip hikayesine rağmen sürekliliği hiç kopmuyor,, karakterleri ile ün salabilecek  ve filmi çekilse kült olabilecek  orjinallikte. Bir solukta okuyup bitirince üzülüyor insan, hemencecik bitti diye.

Canınız kitap okumak istemiyor ama illa da müptalalıktan bir kitaba uzanıyorsanız, Dublöürn Dilemamması'nı seçin, iştahınız açılacak, söz veriyorum.

“Demem o ki, insan sevgisiyle dolu değilim, [d]olmam da gerekmez. Yine de centilmenliği dürüstlüğe tercih ederim. Dürüstlük çoğunlukla kibre varır. Centilmenler; kindarlığın ve fevriliğin intikamla bağdaşmadığını bilirler.”

           “Yalpalayarak yol alan felçli garson, önümüzden geçerken tepsideki bardakları şangırdatıyordu. Arkasından bakınca, limonata dolu bardakların birinden diğerine atlayıp duran Japon balıklarını gördüm! Döndüğünde, tepsi gibi düz suratına buzlu bir tebessümü yayıp boş gözleriyle bize baktı. Bir sade bir sütlü kahve istedik. Bu arada pastanenin duvar kağıtlarında mor kertenkeleler geziyordu..”

17 Haziran 2011 Cuma

BUDALA


Romanın kahramanı, Prens Mışkın, saflık derecesinde iyi niyetli ve dürüst bulunduğundan, çevresindekiler tarafından "budala" olarak görülür. Romani Prens'in Rusya'da birden genişlyen çevresi içinde geçer.Prens , sara hastasıdır (tıpkı Dostoyevski gibi), ve kimsesi yoktur. Ancak çok kısa sürede çevresindeki insanlar tarafından çok sevilir ve kabul görür. Ancak buna karşın sürekli olarakta onlar tarafından yargılanır. Prens, her kötülüğe yine iyelikle karşılık vermeyi tercih eder. Aynı zamanda çokta zeki olan Prens, iyiliği yüzünden çoğu zaman saf bulunsa da, Dostoyevski'nin yazarken hedeflediği "güzel insan" olmayı becerir. Ama güzel insanın hayatı kendisi gibi güzel olmayacak, başka insanların hırsları ve yanlışları Prens'in de sonunu getirecektir.
Tüm kalabalığına rağmen, Budala bir aşk romanıdır. Ancak, aşk bildiğimiz kalıbında  değil, Prens'in kalıbına göre yaşanır. .Yazık ki Prens asıl lakabını, aşkına gösterdiği budalalıkla hakeder.

ZİYAN

Aslında kitabı daha evvel ,okuyanlar için, kapağının yeterli geleceğini tahmin ediyorum. Ziyan, bir askerlik kitabı. Askere gitmeyenlerin gitmeden evvel okumalarını tavsiye etmeyeceğim, hiç gitmeyecek olanların  mutluka okumalarını isteyeceğim  ve askerden dönenlerin "alın askerlik" diye yakınlarına verebileceği bir kitap.
Eksi 16-17 derecelerde nöbet tutan, soğuktan yaşadığı an dışında tüm hayatını boşluğa bırakmış bir askerin, umutsuzlukla ve acıyla ölüme yakınlaşan bedeni, geçmişin kötü karakterlerinden Ziya Hurşid ile ayakta drumaya  çalışan zihni..Kıyıda köşede farkedilmeden kalan zamanını tamamlamak isterken, göze batışları. İntihar etme isteği, yok olma, kurtulma isteği. Zorunlu askerliğe karşı cesurca dile getirdiği tepkisi.
Müthiş bir şekilde başlıyor kitap, üzerine düşünmeden geçmeye  izin vermiyor cümleleri.

                        “Gazi, Dikmen sırtlarında dinleniyor. 12 Şubat 1921.”
 "Gözlerimin hizasına asılmış fotoğrafın altında böyle yazıyordu: Gazi dinleniyor… Ama dinlenmiyordu. Atatürk’ün yüzlerce fotoğrafını görmüştüm. Bu fotoğrafta, dinlenen bir adam yoktu. Böyle bir adam görmüyordum. Ben bu fotoğrafta, bizden bıktığı için gözlerini kapatan birini görüyordum. Hepimizden, her şeyden bıktığı için bize bakmaktan vazgeçmiş birini görüyordum. Kurtarmak istediği insanların gerçekte bir sahtekarlar sürüsü olduğunu, onca çabasının hiçbir şeye değmeyeceğini düşünen bir adam görüyordum. Her şeyi bırakmak, her şeyden vazgeçmek, her şeyi siktir etmek isteyen bir adam. Hatta belki de hayatında ilk kez ölmeyi düşünen bir adam. Ölüp yok olmayı, kara karışmayı. Ölerek donmayı ya da donarak ölmeyi bekleyen bir adam görüyordum. Fark etmez, diye düşünen bir adam. Hiç fark etmez. Tek bir insan sesi daha duymak istemeyen, tek bir insan yüzüne daha katlanacak gücü olmayan bir adam. Bu yüzden kapalıydı gözleri. Üşüdüğünden değil, duymamak için örtmüştü kulaklarını. Evet, kesinlikle böyle olmalıydı. Gözlerimi ve kulaklarımı kapadım, diyordu. Artık istediğiniz kadar ihanet edebilirsiniz…"

Dayanamadım, yazdım, böyle başlıyor işte.Devamını da siz okuyun.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Fareler Ve İnsanlar



George ve Lennie,  ortak bir hayale ulaşmak için, buldukları çiftlik işlerinde çalışıp, para biriktirmeye uğraşan iki arkadaştır. George akıllı ama çelimsiz bir yapıya sahip, Lennie ise saf ve iri yarı bir adamdır ve yumuşak bulduğu nesneleri veya canlıları okşamak gibi zevki vardır.

İki arkadaş, son geldikleri çiftlikte patron ve patronun oğlu tarafından hoş karşılanmazlar ancak George, hiç bir beleya bulaşmadan biraz para kazanıp, oradan uzaklaşma niyetindedir. Ancak Lenni, başını derde sokmadan durabilecek midir?

Kısacık romanda kalbe dokunan öyle çok şey var ki...

1 Nisan 2011 Cuma

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra


Barış Bıçakçı, okuduğum 2.kitabı ile en sevdiğim yazarlar arasında yerine alıyor. Yalın ve samimi anlatımıyla, abartmalara,süslemelere yer vermeden, sanki çok yüzeysel anlatıyormuş gibi yazan ama en derini görmemizi sağlayan satırlarında, duyguları kendi yaşadıklarımızçasına yoğun hissediyorum.

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Başak'ın intiharı ile yazılan bir kitaptır. İntihihar etmek için hiçbir nedeni olmayan Başak, neden gitmiştir? Nedeni olmayan bir insan, bu güzelim hayata veda edebilir mi? Peki kimin ölmek için yeterli bir nedeni olabilir ki?

26 Mart 2011 Cumartesi

Sarmaşık



Birbirinden garip insanları bir araya getiren tesadüflerin kitabı..
Renk körü olan ve Picasso'nun bile takdir ettiği Ali Ferah ve ilk Türk Nobel ödüllü yazar Salim Abidin. Ama bu kadar da değil, şizofren bir kardeş, geçmişin gölgesinden kurtulamamış bir anne, bebeğini istemeyen hamile Sedef, fahişe Ludmilla, Kıbrıslı savcı, ressam boya işçisi Oleg, sevgilisi için ünlü bir tablo hırsızlığına hazırlanan Celine..Garip kişileri bir araya getiren tesadüfler de aynı gariplikte.

Kitaptaki tesadüfler ikna edici ve gariplikler çok olağan gelmiyor okurken, ama kitabı okurken merakla okumaya engel değil.

Tekrar okumak istediğim kitaplara aşık olan biri olarak, Sarmaşık onlardan biri olamadı. Yazar, kitabı 4,5 ayda tamamlamış, keşke biraz daha üzerinde çalışsaymış, başarılı anlatım tarzıyla ve dili kullanmaktaki becerisiyle, hikayeyi daha çok işleseydi, daha kalıcı bir kitap olurmuş diye düşündüm ben.

19 Mart 2011 Cumartesi

Sevgili Arsız Ölüm

Huvat ve Atiye, çocukları Halit,Seyit,Nuğber,Mahmut ve Dirmit..Alışılmadık bir anlatım tarzı ve başarılı Türkçesi ile, köyden kente göçen bir aileyi anlatıyor yazar Latife Tekin. Gerçekçiliği kadar düşsel anlatımı içiçe geçen kitap, ilk bölümde ailenin köydeki hayatlarını, cinleri perileri ile, hurafeleri ile anlatır. İkinci bölümde, artık o hurafeler yüzünden köyden kente göçmek zorunda kalan aile, kentte kalabalık nüfuslarına rağmen bir türlü eli sürekli iş tutan biri çıkmadığından, sürekli olarak sefalete sürüklenirler.Sefalet içinde kavgalara ve ayrılıklara düşen ailede, anne Atiye'nin Azrail'le pazarlıkları,  çocuklarına ettiği nasihatlar, Dirmit'in en başında beri yarattığı kendi dünyası ve dostları, Seyit'in güç arayışları, Halit'in kent yaşamındaki kayboluşları, sonra karısının önce sessizliği sonra hiç susmayışı, yol üzerinde ayrı ayrı duraklar gibi değil, ayrı yolların sonunda keşismesi gibi, hikayesel bir dille anlatılır.

Kitapta, kişiler karakterleştirilmemiş, iç dünyalarından ziyade davranış biçimleri seyredenin dili ile ve olduğu gibi anlatılmıştır.Kurgusu güçlü değil demek yanlış olmaz ama daha çok yazarın tercihi o yönde olduğundan diye düşünüyorum, ne-neden-nasıl sorularının cevabı yok, hatta bazen bu soruları sordurtmuyor bile.  Cahilliğin ve fakirliğin damgasını vurduğu aile, yazarın iştah kabartan Türkçesi özgün ve başarılı bir kitap ama beni benden almış değildir. İçinde bir türlü kaybolamadığım satırlarına rağmen, Atiye'nin aile içinde kurmaya çalıştığı uyum ve Dirmit'in "onlar gibi olmama" gayreti ve sonunda kavuştuğu ve kazandığı özgürlüğü, kitabın içinde beni en çok etkiliyenler oldu.

''elmas gelini cok ozledim tulumba.''
''o da seni ozlemis dirmit kiz.''
''kime soylemis?''
''ince ince yagan kara soylemis"

2 Mart 2011 Çarşamba

Piç


Hakan, Barbaros, Cenk ve Afgan.Farklı çıkış noktaları ama aynı duygularla piç olmuş 4 genç. Kinyas ve Kayra ile anlattığı hiçlik duygusunu bu kez piçler anlatıyor. Başka bir hayatı seçselerdi, başarılı, imrenilen ve arzulanan insanlar olabilecekken, toplumsal değerleri, ahlak ve değer yargılarını, olağan düzeni yaşamayı redderek, sadece istedikleri gibi yaşadıkları hayatlarını anlatıyor. Kuralsızlıklarının içinde aslında kendilerine has kuralları var ve bu kuralları sadece piçler anlayabiliyor.

Sorumluluk duygusunu  bir nebze olsun barındırmayan piçler, yaşadıkları evden kovulduktan ve artık borç alacak kimseleri kalmadığından, ellerindeki kişisel eşyalarını satarak yaşamaya, hayatta kalmaya çalışırlar.Gidişatları ne kadar kötü de olsa, bunu görmezden gelirler ve yarını düşünmeden yaşamaya devam ederler. Çocukluklarından ve ilk gençlik yıllarından edindikleri bilgilerle dünyayı ve tüm insanlığı anladıklarını sanan, kendilerini diğer insanlardan üstün görerek, ukalaca tavırlarla başkalarını küçümseyen piçler istedikleri her şeyi becerebileceklerini sanırlar, vazgeçilmez olduklarını sanırlar, cahilliklerinin içinde gördükleri ve yaşadıkları dünyada hiçliklerinin farkında değillerdir yada bu hiçlikten gurur duyacak kadar kaybolmuşlardır.

Sorgulayan, hayal kuran, aşık olan, isyan eden veya düşünen her insanın hayatın bir döneminde kısa da olsa eylemsiz de olsa, bu hiçliğe düştüğü olmuştur. Hatta kitabı okurken, adını sayacağımız piçler bile bulabiliriz. Hakan Günday'ın akıp giden cümleleri ile sürekliyici bir kitap olan Piç, okurken alacağınız zevki eksiltmese de,   bazı noktalarda kopmalar  yaşatıyor. Aslında istedikleri anda, refaha erebilecek bu gençlerin, kırılma noktalaırnı anlatmayı ihmal ediyor ve bazı satırlarda, özellikle sonlara doğru, inandırıcılığını kaybediyor.

Arka Kapaktan: Piçlerin çocukları olmaz.
Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır.
Piçlerin cinsel hayatı düzensizdir.
Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. En yakın dostlarının kadınlarına dil ve el uzatabilirler. Bu durumda piç tabii ki suçlu, ancak piçlik meşrudur.
Piçler düzensiz hayatlarında düzenli olarak içki içerler. Belli sayıdaki kadehten sonra sarhoş olup sızarlar. Sızdıkları yerin adı huzurdur.
Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu kalmadıkça terk edemezler.
Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve "Neden?" diye sormaz. "Neden" sorusu piçliği yok eder.
''Piçler açtı. Piçler kirliydi. Ter, toz ve çamur kokuyorlardı. Üşüyorlardı. Ama gülüyorlardı.''

17 Şubat 2011 Perşembe

Başka Sesler Başka Odalar


Truman Capote'nin ilk okuduğum kitabı oldu . Çok hevesle başlamıştım ama zoraki ilerledim. Neden bilmiyorum bir türlü içine giremedim kitabın. Ne anlatım tarzı ne de hikayesi beni cezbetti. Aslında yazarın diğer kitaplarına da gönüllü idim ama bu kitaptan sonra vazgeçtim denilebilir. Belki bir tavsiye ile tekrar denerim.

Kitap, Joan Knoxûn annesinin ölümünde sonra hiç tanımadığı babasının yanına taşınması ile başlar. Babası Yurtluk adı verilen ıssız sayılabilecek bir çiftlik evinde yaşamaktadır ve evdeki herkes biraz ilginçtir. Çocuk yaştaki Joan, yalnızlık içine düşmüş ancak babasına kavuşamamıştır.

Kimseyi kitaptan soğutmak istemem, zira Truman Capote'ninde fazlaca seveni vardır, bilirim. Bazen frekanslar tutmuyor. Tom Ribbins ile de fazlaca tutmamıştı.

     Arka Kapaktan alıntı ile tercih size kalsın;                                                                                          

  • Annesinin ölümünden sonra doğduğu günden beri hiç görmediği babasının yanına gönderilen Joel Knox’un öyküsü, kendisini birdenbire farklı bir ortamda, hiç tanımadığı fazlasıyla ilginç insanların yanında bulan bir delikanlının masumiyetini yitirme ve yetişkinlerin dünyasına adım atma öyküsüdür. Sonunda herkes gibi büyür Joel Knox, ancak terk edilmişliğin, yalnızlığın ve farklılığın damgasını vurduğu çocukluk ve gençlik döneminin izlerini tüm yaşamı boyunca taşıyacaktır.

    Truman Capote, yayımlanmış ilk romanı olan Başka Sesler Başka Odalar’da yenilikçi üslubu, çarpıcı betimlemeleri ve ilginç karakterleri ile edebiyat dünyasına yeni bir soluk getirmekle kalmamış, farklı tarzı ve güçlü kalemi ile 20. yüzyıl edebiyatına damgasını vuracağının ipuçlarını da vermiştir
    .
  • 3 Şubat 2011 Perşembe

    Terapi


    Henüz okuduğum 2. kitabı ile en sevdiklerim arasına giren David Lodge, kurgusu,ironileri,  tasvirleri, ilişki analizleri ve karakterleriyle kitap okumanın zevkini layığıyla yaşatıyor.  Düşünce Balonları ile tanıştığım yazar, Terapi de Tubby Passmore adında bir sitcom yazarının hayatını anlatıyor, kendine özgü yazı uslubuyla.

    Passmore, 5 yıldır Tv'de yayınlanan ve  popüler olan bir sitcom sayesinde oldukça zengin olmuş, karısı, terapileri ve platonik sevgilisi ile gösterişsiz bir hayat sürmekte iken, şiddetli diz ağrısı çekmeye başlar.Hayatındaki kötüye gideşin ilk belirtisi olan bu sancılarla birlikte,hobi olarak oynadığı teniste geriler, cinsel hayatı kötüye gider,dalgınlaşır, içine kapanır ve eşiyle arası bozulur. Giderek daha çok bunalıma giren Passmore'a, sürekli olarak devam ettiği akupunktur, aramaterapi, terapisti,aromaterapi veya fizyoterapi yardımcı olamaz. İlerleyen bunalımına bir de Kierkegaard adındaki varoluşçu filizof takıntısı eklenince, farkına varamadığı bir çıkmaza doğru sürüklenmeye başlar, öyle ki sitcomun ansızın başına gelen sorunları ile bile uğraşmaya tahammül edemezken, Kierkegaard'ın filmini yapma takıntısı ile yollara düşer. Bunalımları ve saplantıları içinde giderek daha da batağa saplanan Passmore, ucunu yakalamayadığı düşüncelerinin peşinden, çok eski günlere, okul günlerine dönecek ve birden bambaşka duygularlarla yine yol değiştirecektir.

    Tuttuğu günlük ile bize kendine anlatan Passmore, yanılsamalarını en açık şekliyle gösterirken,  tatminsizliğin ve yalnızlığın resmini çekiyor.Dayatılan yaşam profillerinin içinde insanın kayboluşunu ve aslında mutluluğun formülsüz olduğunu hatırlatıyor..

    16 Ocak 2011 Pazar

    Bir Kadının Penceresinden

    Oktay Rıfat'ın ilk romanı.
    Filiz, genç yaşında 3 çocuk annesidir, eşi Bedri ile iletişimleri de ilişkileri de tükenmiştir. Yaşadığı içsıkıntısı, mutsuzluğu kitabın her satırında hissedilir. Karşısına çıkan genç Selim'e duyduğu aşk mıdır yoksa bir başkaldırımıdır, okuyana göre değişir.
    Bazı bazı yabancı bulduğum, bizi yansıtmıyor diye düşündüğüm bölümlere rağmen çok kötü bulmadım. Ama genel olarak çok başarılı sayamayacağım kitapta, aldatan bir kadının duygularının özellikle de Türk kadının, üstelik 1975 Türkiye'sinde daha başka olabileceğini tahmin edebiliyorum. Yasak aşkın olduğu bir hikayede elbette sevişmek olacaktı, vardı da, ama biraz eski Türk filmlerindeki sevişme sahneleri gibiydi anlatımı. Sonra çocukları.. Aldatan bir kadının sevdiği adamın peşinden gitmesine mani oalcak çocukları.. Korkuları, gelgitleri.. Onlar yoktu. Belki Filiz, çok donuk , soğuk bir kadındı da ondan.Okuyacak olana engel olmayayım, okurken okunuyor, ama bir eksilik duygusu bıraktı bende..Komşunun gelip bir dedikodu anlatması gibi dinledim sanki..

    23 Aralık 2010 Perşembe

    Bizim Büyük Çaresizliğimiz


    Barış Bıçakçı'nın  iki sıkı dostun, iki yıllığına evlerinde mecburi misafirliğe gelen genç üniversite öğrencisine olan aşkını anlatan kısacık ama tadı damağınızda kalacak romanı.

    "birbirimize güneş kremi sürerken dışarıdan birine nasıl göründüğümüzü düşündüm. kıllı, göbekli iki koca adam. bizim olduğumuzu hisettiğimizden farklı, çok farklı görünüyor olmalıydık. bu acıklı gelmişti bana."

    "bir gün biz de ihtiyarlayacağız çetin. zembereğimiz boşalacak. içimizde bakılacak, araştırılacak bir şey kalmayacak. biz sadece biz olacağız, ümitsizce kendimiz  olacağız. hastane binalarına hayranlıkla bakacağız: "buranın kardiyoloji servisi iyiymiş diyorlar." ilaçlarımızı plastik bir margarin kutusuna koyup yanımızda taşıyacağız."

    Kitap, 2011 yılının Mart ayında (eğer ki bir değişiklik olmazsa) film olarak karşımıza çıkacak. Seyfi Teoman çekmiş, İlker Aksum,Taner Birsel ve Güneş Sayım oynamış. Vizyona girer girmez izlenesi ama bir yandan kitabın asıl güzel olan anlatımını nasılda görsele taşıyacaklar merak edilesi film.

    Kitabı okuyun, satır aralarındaki naifliği, eşine rastlanmaz dostluğu, özündeki samimiyeti kaçırmayın.

    LinkWithin

    Related Posts with Thumbnails