19 Temmuz 2011 Salı
Trenin Gara Girişi
28.Aralık.1895'te Paris'te Lumiere Kardeşler tarafından ilk sinema filmi çekilir. İyi ki de çekilmiştir. Ya hayatımızda sinema olmasaydı?
30 Haziran 2011 Perşembe
Flush
İngiliz şairleri Elizabeth Barrett ile Robert Browning'in mektuplaşmaları, aşkları ve kaçışlarını, köpekleri Flush'ı dilinden anlatan mini roman. Umduğun kadarını bulamadım ama kötü de diyemem. Flush'ı gerektirdiği kadar dillendiremedğini ve ifade edemediğini düşünüyorum. Bir köpeğin baş kahraman olduğu hissi her satırda kendini hissettirmiyordu bence. Öyle olsaydı, benim favori kitaplarımdan biri olabirdi.Flush'un çayır hayatından evde başlayan prensliği (tutsaklığı da diyebiliriz) , zamanla gösterdiği değişim, sonra kendinin üstün bir ırk olduğuna inanışı, kaçırılışı,tüylerini kaybedişi ile soyluluğunu kaybettiğine inanması, bebeği kıskanması.Aslında süregelen hikayesi ile yaklaşımı ile başarılı ama duygusal olarak okuduğumdan mıdır nedir bilemedim, bana duygularını geçirememiş bir kitap olarak raftaki sırasına geri döndü.
Dublörün Dİlamması
Son zamanlarda okuduğum en eğlenceli kitap Dublörün Dilamması. Albino olan Nuh Tufan ile arkadaşı İbrahim Kurban'ın cin fikirleri ile içine girdikleri Ferruh Ferman'ın hayatı..İsimler bile şahane değil mi?
Murat Menteş'i ilk kez okudum ve anlatımını bayıldım. Her cümlesi külçe altın . Ama insanı yoran bir ağırlıkla değil, çekici ve tatlı. Tekrar tekrar okutan, gülümseten. Hiç bir yerinde abartıya kaçılmamış, sıradışı, muzip hikayesine rağmen sürekliliği hiç kopmuyor,, karakterleri ile ün salabilecek ve filmi çekilse kült olabilecek orjinallikte. Bir solukta okuyup bitirince üzülüyor insan, hemencecik bitti diye.
Canınız kitap okumak istemiyor ama illa da müptalalıktan bir kitaba uzanıyorsanız, Dublöürn Dilemamması'nı seçin, iştahınız açılacak, söz veriyorum.
“Yalpalayarak yol alan felçli garson, önümüzden geçerken tepsideki bardakları şangırdatıyordu. Arkasından bakınca, limonata dolu bardakların birinden diğerine atlayıp duran Japon balıklarını gördüm! Döndüğünde, tepsi gibi düz suratına buzlu bir tebessümü yayıp boş gözleriyle bize baktı. Bir sade bir sütlü kahve istedik. Bu arada pastanenin duvar kağıtlarında mor kertenkeleler geziyordu..”
Murat Menteş'i ilk kez okudum ve anlatımını bayıldım. Her cümlesi külçe altın . Ama insanı yoran bir ağırlıkla değil, çekici ve tatlı. Tekrar tekrar okutan, gülümseten. Hiç bir yerinde abartıya kaçılmamış, sıradışı, muzip hikayesine rağmen sürekliliği hiç kopmuyor,, karakterleri ile ün salabilecek ve filmi çekilse kült olabilecek orjinallikte. Bir solukta okuyup bitirince üzülüyor insan, hemencecik bitti diye.
Canınız kitap okumak istemiyor ama illa da müptalalıktan bir kitaba uzanıyorsanız, Dublöürn Dilemamması'nı seçin, iştahınız açılacak, söz veriyorum.
“Demem o ki, insan sevgisiyle dolu değilim, [d]olmam da gerekmez. Yine de centilmenliği dürüstlüğe tercih ederim. Dürüstlük çoğunlukla kibre varır. Centilmenler; kindarlığın ve fevriliğin intikamla bağdaşmadığını bilirler.”
“Yalpalayarak yol alan felçli garson, önümüzden geçerken tepsideki bardakları şangırdatıyordu. Arkasından bakınca, limonata dolu bardakların birinden diğerine atlayıp duran Japon balıklarını gördüm! Döndüğünde, tepsi gibi düz suratına buzlu bir tebessümü yayıp boş gözleriyle bize baktı. Bir sade bir sütlü kahve istedik. Bu arada pastanenin duvar kağıtlarında mor kertenkeleler geziyordu..”
17 Haziran 2011 Cuma
BUDALA
Romanın kahramanı, Prens Mışkın, saflık derecesinde iyi niyetli ve dürüst bulunduğundan, çevresindekiler tarafından "budala" olarak görülür. Romani Prens'in Rusya'da birden genişlyen çevresi içinde geçer.Prens , sara hastasıdır (tıpkı Dostoyevski gibi), ve kimsesi yoktur. Ancak çok kısa sürede çevresindeki insanlar tarafından çok sevilir ve kabul görür. Ancak buna karşın sürekli olarakta onlar tarafından yargılanır. Prens, her kötülüğe yine iyelikle karşılık vermeyi tercih eder. Aynı zamanda çokta zeki olan Prens, iyiliği yüzünden çoğu zaman saf bulunsa da, Dostoyevski'nin yazarken hedeflediği "güzel insan" olmayı becerir. Ama güzel insanın hayatı kendisi gibi güzel olmayacak, başka insanların hırsları ve yanlışları Prens'in de sonunu getirecektir.
Tüm kalabalığına rağmen, Budala bir aşk romanıdır. Ancak, aşk bildiğimiz kalıbında değil, Prens'in kalıbına göre yaşanır. .Yazık ki Prens asıl lakabını, aşkına gösterdiği budalalıkla hakeder.
ZİYAN
Aslında kitabı daha evvel ,okuyanlar için, kapağının yeterli geleceğini tahmin ediyorum. Ziyan, bir askerlik kitabı. Askere gitmeyenlerin gitmeden evvel okumalarını tavsiye etmeyeceğim, hiç gitmeyecek olanların mutluka okumalarını isteyeceğim ve askerden dönenlerin "alın askerlik" diye yakınlarına verebileceği bir kitap.
Eksi 16-17 derecelerde nöbet tutan, soğuktan yaşadığı an dışında tüm hayatını boşluğa bırakmış bir askerin, umutsuzlukla ve acıyla ölüme yakınlaşan bedeni, geçmişin kötü karakterlerinden Ziya Hurşid ile ayakta drumaya çalışan zihni..Kıyıda köşede farkedilmeden kalan zamanını tamamlamak isterken, göze batışları. İntihar etme isteği, yok olma, kurtulma isteği. Zorunlu askerliğe karşı cesurca dile getirdiği tepkisi.
Müthiş bir şekilde başlıyor kitap, üzerine düşünmeden geçmeye izin vermiyor cümleleri.
Eksi 16-17 derecelerde nöbet tutan, soğuktan yaşadığı an dışında tüm hayatını boşluğa bırakmış bir askerin, umutsuzlukla ve acıyla ölüme yakınlaşan bedeni, geçmişin kötü karakterlerinden Ziya Hurşid ile ayakta drumaya çalışan zihni..Kıyıda köşede farkedilmeden kalan zamanını tamamlamak isterken, göze batışları. İntihar etme isteği, yok olma, kurtulma isteği. Zorunlu askerliğe karşı cesurca dile getirdiği tepkisi.
Müthiş bir şekilde başlıyor kitap, üzerine düşünmeden geçmeye izin vermiyor cümleleri.
“Gazi, Dikmen sırtlarında dinleniyor. 12 Şubat 1921.”
"Gözlerimin hizasına asılmış fotoğrafın altında böyle yazıyordu: Gazi dinleniyor… Ama dinlenmiyordu. Atatürk’ün yüzlerce fotoğrafını görmüştüm. Bu fotoğrafta, dinlenen bir adam yoktu. Böyle bir adam görmüyordum. Ben bu fotoğrafta, bizden bıktığı için gözlerini kapatan birini görüyordum. Hepimizden, her şeyden bıktığı için bize bakmaktan vazgeçmiş birini görüyordum. Kurtarmak istediği insanların gerçekte bir sahtekarlar sürüsü olduğunu, onca çabasının hiçbir şeye değmeyeceğini düşünen bir adam görüyordum. Her şeyi bırakmak, her şeyden vazgeçmek, her şeyi siktir etmek isteyen bir adam. Hatta belki de hayatında ilk kez ölmeyi düşünen bir adam. Ölüp yok olmayı, kara karışmayı. Ölerek donmayı ya da donarak ölmeyi bekleyen bir adam görüyordum. Fark etmez, diye düşünen bir adam. Hiç fark etmez. Tek bir insan sesi daha duymak istemeyen, tek bir insan yüzüne daha katlanacak gücü olmayan bir adam. Bu yüzden kapalıydı gözleri. Üşüdüğünden değil, duymamak için örtmüştü kulaklarını. Evet, kesinlikle böyle olmalıydı. Gözlerimi ve kulaklarımı kapadım, diyordu. Artık istediğiniz kadar ihanet edebilirsiniz…"
Dayanamadım, yazdım, böyle başlıyor işte.Devamını da siz okuyun.
yazdan merhaba
Uzun zamandır blouguma uğramayadım, oysa yazacaklarım oldu, kitaplar okundu, filmler seyredildi, şehirler görüldü ama kısmeti buraya damlamadı. Cuma gününün erken gelen haftasonu havası içinde bir kaçından bahsedeyim.
Ama önce herkese iyi yazlar !
Ama önce herkese iyi yazlar !
23 Mayıs 2011 Pazartesi
Meleğim
Geçtiğimiz haftasonu, hayatımın ilk ve daimi aşkı anneannemi alıp İstanbul'a getirmek için Ankara'ya gittim.Teyzelerin birtanesi Muki'm de, anneanneme değişiklik olsun diye hep beraber Eskişehir'e günübirlik bir ziyaret fikri ortaya atınca, hemen kabul ettim. Cumartesi günü, anneannem , Muki'm ve tontoş teyzemle trene atladık. Bizi orada kuzenim karşıladı ve bütün gün Eskişehir'i dolaştık. Çok güzeldi.Bol bol yürüdük. Ama anneannem hiç yoruldum demedi. Yaşına ve sağlığına rağmen hiç şikayet etmedi.Günün sonunda trene binip Ankara'ya dönerken, hızlı gitmesi gereken tren, aheste aheste yol alırken, ben oflamaya başlamıştım ki, anneannem şikayet etmenin anlamsızlığı üzerine genel bir konuşma yaptı. Sözleri beni hedef almıyordu elbette, ben onun biricik torunuydum. Ama ben kendime dersler çıkarmayı bildim. Madem ki, tren yavaş gidiyordu, biz keyfini sürmeliydik. Yol kenarındaki evleri inceledik. Dikilen bitkilerin neler olduğu hakkında tahminler yürütmeye çalıştık. Sonuçta yol bitecekti, önemli olan sağ salim eve varmaktı.Sonunda evimize vardık. Ertesi gün kalabalıklaşan aile saadetimizin de tadını çıkardıktan sonra , pazartesi günü otobüs yolculuğu ile İstanbul'a döndük. Sanırım hayatımın en huzurlu ve en kısa yolculuğu idi. Çünkü yanımda anneannem vardı.
Salı gününü sakin sakin evde geçirdikten sonra, dün de deniz dolu bir gün geçirdik. Önce boğaz turu yaptık, anneannem ile birlikte. Sonra Kız Kulesine gittik. Bizi götüren tekne o kadar küçüktü ki, çok sallamdı ve ben yanımda anneannem olduğu için çok korktum. Yüzme bilmiyor ve ben felaket tellalı olduğum için sürekli tekne batarsa gibi olmayacak senaryolarla 10 dakikalık yolu korkunç geçirdim. Bir yandan anneannemi ürkütmemek için sakin durmaya çalıştım. Karaya çıktığımızda, korktuğumu anneanneme söyledim. O elbette korkmamıştı. "Olacağı varsa olur, neden korkayım" dedi. "Ben seni yerim anneanne" demedim. "Ben sana bir şey olursa naparım" diye düşünüp daha çok korktum. Yaşlanmak beni korkutuyor. Çünkü ben yaşlanırken sevdiklerim de yaşlanıyor. Bir gün karşımıza acı bir şekilde çıkacak olan ölümler daha çok yaklaşıyor. 30 yaşında da olsam, daha da çok yaşlansam ayrılıklara hazırlıklı değilim, olamam. Dedemi kaybedeli 7 yıla yakın oluyor. Hala alışamadım. Hala dün kadar yakın son görüşmemiz. Anneannemin varlığı , onun yokluğuna katlanmayı kolaylaştırıyor.Çünkü hala anneannemle konulurken, sanki yanında dedem varmış gibi hissediyorum. Ölüme bir çare bulamadıktan sonra, gelişen teknolojinin ne faydası var.
Aslında onu ne kadar sevdiğimi anlatmak için başladığım yazımda yine korkularım başrolu kaptı. Hep böyle oluyor. Bir türlü büyüyemiyorum belki de. Hayatımın en sıcak günlerini yaşadığım çocukluk günlerimi bile, onlardan uzaklaştığım için hüzünle anıyorum. Anneannem yanımda,yanımda olduğu için çok mutluyum ve inanılmaz bir huzur duyuyorum. Ama aklımdan geçen kötü düşünceler , mutluluğuma gölge düşürmeye çalışıyor. Ayrılıklar hiç olmasın , biz hep birlikte olalım istiyorum.
Anneannem, sen bu yazıyı hiç okumayacakta olsan, seni çok sevdiğimi yazmak istiyorum. Bir gün senin kadar yaşadığımda, belki benim de bir torunum olursa, ona senden bahsediyor olacağım. Sen benim kahramanımsın! İçimdeki bütün iyiliklerin sebebi sensin. Sen hayatımın en kötü günlerinde bile, beni hayata bağlayan meleğimsin. Sen zaten bir meleksin, ama en çok benim meleğimsin!
Salı gününü sakin sakin evde geçirdikten sonra, dün de deniz dolu bir gün geçirdik. Önce boğaz turu yaptık, anneannem ile birlikte. Sonra Kız Kulesine gittik. Bizi götüren tekne o kadar küçüktü ki, çok sallamdı ve ben yanımda anneannem olduğu için çok korktum. Yüzme bilmiyor ve ben felaket tellalı olduğum için sürekli tekne batarsa gibi olmayacak senaryolarla 10 dakikalık yolu korkunç geçirdim. Bir yandan anneannemi ürkütmemek için sakin durmaya çalıştım. Karaya çıktığımızda, korktuğumu anneanneme söyledim. O elbette korkmamıştı. "Olacağı varsa olur, neden korkayım" dedi. "Ben seni yerim anneanne" demedim. "Ben sana bir şey olursa naparım" diye düşünüp daha çok korktum. Yaşlanmak beni korkutuyor. Çünkü ben yaşlanırken sevdiklerim de yaşlanıyor. Bir gün karşımıza acı bir şekilde çıkacak olan ölümler daha çok yaklaşıyor. 30 yaşında da olsam, daha da çok yaşlansam ayrılıklara hazırlıklı değilim, olamam. Dedemi kaybedeli 7 yıla yakın oluyor. Hala alışamadım. Hala dün kadar yakın son görüşmemiz. Anneannemin varlığı , onun yokluğuna katlanmayı kolaylaştırıyor.Çünkü hala anneannemle konulurken, sanki yanında dedem varmış gibi hissediyorum. Ölüme bir çare bulamadıktan sonra, gelişen teknolojinin ne faydası var.
Aslında onu ne kadar sevdiğimi anlatmak için başladığım yazımda yine korkularım başrolu kaptı. Hep böyle oluyor. Bir türlü büyüyemiyorum belki de. Hayatımın en sıcak günlerini yaşadığım çocukluk günlerimi bile, onlardan uzaklaştığım için hüzünle anıyorum. Anneannem yanımda,yanımda olduğu için çok mutluyum ve inanılmaz bir huzur duyuyorum. Ama aklımdan geçen kötü düşünceler , mutluluğuma gölge düşürmeye çalışıyor. Ayrılıklar hiç olmasın , biz hep birlikte olalım istiyorum.
Anneannem, sen bu yazıyı hiç okumayacakta olsan, seni çok sevdiğimi yazmak istiyorum. Bir gün senin kadar yaşadığımda, belki benim de bir torunum olursa, ona senden bahsediyor olacağım. Sen benim kahramanımsın! İçimdeki bütün iyiliklerin sebebi sensin. Sen hayatımın en kötü günlerinde bile, beni hayata bağlayan meleğimsin. Sen zaten bir meleksin, ama en çok benim meleğimsin!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)